27/1/2008 - Kirletilen kavram "İnanç Özgürlüğü" ve Türban
Kirletilen birbaşka kavram İnanç özgürlüğü İnanç özgürlüğü gerçekten güzel bir kavramdır. İnsanların neye inandığına karışmamaktır. İnanç özgürlüğü inanma özgürlüğünü, değişik şekilde inanma özgürlüğünü ve tabiki inanmama özgürlüğünü de içinde barındırır. Günümüz Türkiye'sinde ise inanç özgürlüğü sadece türbana özgürlük olarak sunulmaktadır. Kuran'da saçların görünmemesine dair bir hüküm yok iken kuranı bilmeyenlerin kızların saçlarıyla neden bu kadar ilgili olduklarını artık iyi biliyoruz. Siyaset. Ey siyaset kirletmediğin bir bu kalmıştı değil mi? Hem türbanı neden erkekler tartışıyor ki? Kadına söz hakkı vermeyen bir kültürün içimizi kaldıran yanlışlarından birisi daha. İnan özgürlüğümü verin diyen birisi öncelikle 1-Alevilerin cem evini ibadethane kabul edilmesi isteğini kabul etmesi gerekir. 2-Zorunlu din derslerinin kaldırılmasını kabul etmesi gerekir. 3-İnanmayanlarla eşit koşullarda yaşamayı, baskı yapmamayı kabul etmesi gerekir. Bu maddeler arttırılabilir ama samimiyet testi için şimdilik yeterlidir. Bakalım şimdi türbancılar bu üçünü kabul ediyorlar, uyguluyırlar mı? Hayır. Samimiyet testinden kalanlarla bu sorun çözülemez! Zaten türban modern insanlık anlayışının bir ürünü değildir. Öncelikle kadına sonra kadınlar üzerinde toplumsal düzene yapılan bir baskı ve dönüşüm, gericilik projesidir. Bu baskıyı kullananlar zeki kimselerdir. Güzel bir kavram olan inanç özgürlüğü deyimi ile toplumun çoğunu kandırabilmektedirler. Bu çok kullanılan bir yöntemdir. ABD Irak'a demokrasi götürmedi mi? Saçı göstermeyeceksin diyen bir ayet yok iken saçı ithal edilen bir yöntemle iyice örtüp ondan sonra daracık kıyafetler, pantolon üzerine mini etekler,beli açık kıyafetler giymeler gibi hilkat garibeleri ile karşılaşıyoruz. İşin özünden uzaklaşırsak bu çok normaldir. İnanç özgürlüğü inanca gerçekten özgürlük verebilecek kimselerin işidir. Bizden olmayanlar müslüman değildir diyen bir zihniyetle sorun çözülemez.Sorun onu yaratanlar tarafından çözülemez. Peki kuranda olmadığı halde öyle inananların sorunu nasıl çözülür? Öncelikle kuranda saçın gözükmemesinin istendiği hurafesine son verilir. Sonra samimet testinden başarıyla geçenlerle türban sadece üniversitlerde değil heryerde serbest bırakılabilir. Hiç problem değil. Yeter ki samimi olsunlar. Şöyle bir bakıyorum da dini savunanlara. Kemal Unakıtan! Recep Tayyip Erdoğan! Vakit gazetesi! vb.. Yok mu içinizde dininizi savunacak başka kimse?Dini temsil bu kimselere mi kaldı? Nasıl bir dininiz var sizin? Türbancılara soruyorum. Dinen kutsal saydığınız şeylerin siyasete alet edilmesine duyduğunuz bir tepki yok mu? Yoksahayatınıza ulvi bir anlam katmak için,kendinize yarattığınız şeytani düşmanlar ile çarpışarak, kendinizi Allah'ın seveceğini sandığınız bir mücadeleye atıp, cennete gitme rüyaları hoşunuza mı gidiyor? Peki laiklik cahil çoğunluğun dediği gibiinançözgürlüğünün karşısında mıdır? Hayır. Laiklik inanç özgürlüğü kavramının sömürülmesi önündeki engeldir! Laik kimse ben dinsizim dememektedir. Demektedir ki, ben kimsenin inancına karışmam, kendi subjektif inancını toplumsal düzene egemen kılmak isteyene de karşı gelirim. Hele ki siyaset haline getirmiş olanlara. Laiklik inanç özgürlüğü demektir!
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
16/9/2007 - İyilik-Kötülük Problemi ve Sınav
Yaratıldıktan sonra islama göre cennete veya cehenneme gönderilmeden önce dünyaya sınav için gönderilmemizin sebebi şudur:
Bir insan yaratıldıktan sonra Allah kuluna; "Sen şu iyilikleri ve şu kötülükleri yapacaktın o yüzden seni cehenneme atıyorum" deseydi kulu "Hayır ben bunları yapmaz iyilerden olurdum" derdi. Bu şekilde itiraz edilmesin diye insanları yaşatmakta ve sınava tabi tutmaktadır. Burda bir parantez açarsak cehennemlik olanları anladık da o zaman cennetlikler neden dünyada yaşıyor anlamak mümkün değil. Onlar itiraz etmezdi değil mi? İyiler de yaşamak zorunda ise demek ki Allah neler yapacağını bilmiyor ki yaşatıyor veya kötüler yine işe karışıp onların iyi olmadıklarını söylemişlerdir. Ah şu kötüler. Herşey onlara ispat etmek için. Neyse devam edelim..
Şimdi lütfen gözümüzde canlandıralım. Allah herhangi bir insanı yarattı ve anında bildi ki o şu şu kötülükleri yapacak veya şu şu iyilikleri yapacak. Peki Allah o insanı yaratırken o kişinin iyi biri veya kötü biri olması neye göre belirleniyor? Şu 3 şıktan biri olmalıdır. İnceleyelim.
a-) Kimin iyi kimin kötü olacağı birer tesadüftür. Bu gerçekten saçma olurdu üzerinde durmaya bile gerek yok.
b-) Bilerek kimisini iyi kimisini kötü yaratmıştır. Bu durumda kötü yaratılan kulun suçu nedir?
c-) Veya yaratılış anında herkes eşittir. Herkeste eşit nefs, arzu, eğilim vs vardır. Herkes birebir aynıdır yani. Bu durumda da bizi cennete veya cehenneme götüren şeyler seçimlerimizi doğrudan etkileyecek olan yaşam şartlarıdır (Ki belirleyici unsur yaşam şartları olduğuna göre kimin cennete kimin cehenneme gideceğini belirlemek için zaten dünyada yaşatmamazlık edilemezdi ya neyse).
Basitçe; c-1) Kimisi sevgi dolu iyi bir ailede doğar ve iyi şeyleri öğrenir ve uygular. c-2) Kimisi sevgisiz ve kötü bir ailede doğar ve kötü şeyleri öğrenir ve uygular.
Bu durumda insan nerde doğacağını kendisi seçiyor ise --> kimse 2. aileyi seçmez. Ama kendisi seçmiyor ise --> Tanrı neden bazılarını 2. aileye gönderiyor? Birebir aynı ruhları farklı şartlara göndermek farklı yaratmak gibidir yani B şıkkıyla aynıdır.
Yani neresinden bakarsanız bakın sınav sistemi işlemez.
Gerçek şudur. Evet her ruh eşit yaratılmıştır birer kar tanesi gibidirler. Özleri aynı (tanrı) şekilleri farklıdır. Yaşamları ve deneyimleri kimisini bilgice ilerletmiştir kimisi göreceli olarak geri kalmıştır. Hayat deneyim ortamıdır, insanlar yaşayarak, yaşatarak öğrenir. Hayatın amacı kısaca budur.
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
22/7/2007 - Yavru kedi ve otomatik pilot
Yeni doğmuş bir yavru kedi düşünün. Zamanı gelecek ve gözleri açılacak değil mi? Ama şu var. "Zamanının geleceğini bilmemek" Kediyi tutup sanki gözleri açıkmış gibi yürütmeye, dahası gözlerinin açılması için şöyle şöyle yapmalısın demeye lüzum var mıdır? Zamanı gelince gözleri açılacaktır zaten. Bu örnek hayatımızı anlatıyor. Japonya'da doğmuş olsa da, Çin'de doğmuş olsa da zamanı gelince her insan aynı şeyi görecektir.
Peki ne görecektir aydınlanan insan? Öncelikle aydınlandığınızı nasıl anlayacaksınız. Her insan elbette bu yaşamlarında aydınlanacak değildir. Ama aydınlanacak ve özgürlüğü keşfedecek olanlar öncelikle bunu isteyenlerdir. Kimseyi istemeye cehennemle bile ikna edemezsiniz. Önce size anlatılan neden varız, neler oluyor sorularının yanıtlarındaki tutarsızlıkları, eksiklikleri göreceksiniz. Sonra uzun uzun düşüneceksiniz ve herşeyin bir işleyişi olduğunu hiçbir mecburiyetin aslında olmadığını göreceksiniz. Gaipten gelen sözlerle değil yaşamdan aldığınız deneyimlerle görebilirsiniz bunu. Zamanla herşeyin mükemmelliğini göreceksiniz. Var olan herşeyin uyanan bir bilinci olacaksınız ve zamanla kendinizi "dengede" hissedeceksiniz. Var olmaktan ve diğer insanların ve herşeyin varlığından memnun olacaksınız. Sevgi sizi dengeye götürecek. Gelmiş geçmiş ve gelecek bütün kültürel koşullandırmalardan bağımsızlığınızı kazanacaksınız. Bunların tamamen insan ürünü olduğunu bilecek ve kültürlerin bu gelişimine saygı duyacaksınız ve aşacaksınız. Çünkü herzaman gelişmiş bir birey toplumsal düzeyin üzerindedir. Bu başına buyruk olacaksınız demek değildir. Bu, size anlatılan dini, geleneksel, moda vb tüm kalıpların artık sizin için işe yaramaması demektir. Kadın ve erkek dengesidir aynı zamanda. Bu denge biseksüellik, hem kadın hem erkek gibi olmak değildir. Bu kadın enerjisine ve erkek enerjisine aşina olmak demektir. Gelecekte erkek egemen din ve kültürlerin bu sebeple hızla değişeceği veya gideceği kesindir. Belki bir sakınca bu hızla, kadına olan borcun fazlaca ödenip bu kez de dengenin kadın lehine bozulması ihtimalidir.
Denge, evrenin merkezi olmak demektir. İnsan evrenin merkezidir evet. Sizin için sizden başka hiçbirşey yoktur. Hayır başkaları da var diyerek kendinizi kandırmayın. Bu egoizm değildir. Anlatmak istediğim şey şu. Siz kimse üzerinde yargıda bulunabilecek değilsiniz. Aileniz üyeleri dahil buna. Her fert ayrı bir kar tanesi gibidir. Geldiğimiz kaynak aynı, onun farkında olalım, kendimizin de farkında olalım ve diğerleriyle kardeşçe yaşayalım. Allah bunu istiyor. Diğer insanlar kendi merkezlerini yaşıyorlar. Tabi aslında büyük çoğunluğu yaşamıyor. Problemlerinin kaynağı da bu. Varlar, yaşıyorlar ama sanki olmamaları gerekliymiş gibi birer tabut oluşturuyorlar. Bunu yapmamalıyım, bana öyle söylendi, burda öyle yazıyor, bugüne kadar herkes böyle yapmış vs. Hayır. Tamamen özgürsünüz. O kadar özgürsünüz ki isterseniz kendinizi tanrı ilan edebilir, herkesi öldürmeye başlayabilirsiniz. Ama özgürlükler dünyada dengelenirler. İnsanları öldürmeye başlarsanız yakalanıp, ceza yersiniz, ailenizi terkederseniz yalnız kalırsınız vb. Yeryüzünde insana emir koyan yoktur, unutun. Özgürlükler arası denge sağlama işi devlete geçtikçe dinler de tarihsel görevlerini tamamlamış olacaklar.
Deniliyor ki, Allah bir kuşa bile ihtiyacı olan gagayı, yuva kurmayı, kanatları vermiş, eksiksiz yaratmış. Peki insan eksik midir? Elbette değildir. Ama eksik hissettiriliyoruz ki bağımlı hale gelelim. Bu eksikliğinizi tamamlamanız lazım. İşte ibadetler, emirler, yasaklar vb. Hayır. Eksik değiliz. İnsan aklı ve vicdanıyla bulunamayacak hiçbirşey kutsal kitaplarda yazılmamıştır. Çünkü eksik değiliz. Yaşamın bir amacı vardır o da yaşamak. Yaşam kendi içinde dengededir. Biz alt sistemler olarak kendi içimizde dengede değiliz sadece. Yaşadığımız herşey iyidir. Hata yaparsak öğreniriz yapmıyorsak birilerine öğretiyoruzdur. En nihayetinde öğreneceğimiz şey bütünlüktür. Tüm varoluşun birbirine bağlı olduğudur. Bu kozmostur kaosun karşıtı. Düzendir, sevgi içinde var olmaktır.
Kültür yaşayan birşeydir. Nesilden nesile aktarılır. İnsanlar bu kültüre birer tuğla ekleyerek bazılarını çıkararak katkıda bulunurlar. Nesiller arası devamlılık olmasaydı ilerleme olmazdı. Kültür otomatik pilottur. Çoğumuz kontrolü ona bırakmışızdır. İçinde doğduğumuz kültürü önce öğreniyoruz sonra yaşıyoruz eğer bu kültür bizim için yeterli düzeyde değilse o noktada problemler başlıyor. Tabi bunu günün modasına uymak isteyen ve ebeveylerini eski olmakla suçlayan gençlerin kuşak çatışması ile karıştırmamak lazım. Hem kuşaklar neden çatışır ki anlamak mümkün değil. Bir süreç var ortada. Eski nesil yeniyi kontrol etmek istiyor. Yeni nesil eskinin eseri olduğunu göremiyor. Şuanki dünya üzeri kültürler size sizin gibi olmayanı sevme diyor, öldür diyor, cihat diyor, haçlı seferi diyor. Diyor da diyor. Onların kültürü de öyle diyor. Çünkü korku hakim. Sevginin karşıtı olarak korku. Korku ayırır aynı zihin gibi. Allah'tan da korkarsanız ondan da ayrı düşersiniz hatırlatayım. Ders kitaplarımızda, din kitaplarımızda korkutulduk. Biz korktuk onları da korkuttuk. Böyle giderse korktuğumuz başımıza gelecek. Çünkü korku da bir düşüncedir ve düşünmek yaratmaktır.
Artık tüm insanlığın bir çatı altında birleşmesi gerekiyor. Bu çatı sizce ne olabilir? Dinler arası diyalog dedikleri hristiyanlık lehine gelişecektir ve bu dengesizlik korku üretecektir kaçınılmaz olarak. Çatı insanlık olacak. İnan hakları evrensel beyannemesi altına her din belli bir müddet varlığını koruyacaktır ama sonunda yerlerini en kutsala yani bilincin sahibi insanlığa bırakacaktır. Bu uzun bir süreçtir ama tek yol budur. Aksi halde işbirliği asla gerçekleşmez ve kıt kaynakların artan nüfusu besleyememesi nedeniyle savaşlar, acılar bitmez.
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
2/4/2007 - UMARIM...
Siz hiç yere düşmüş kardeşini veya arkadaşını kaldıran, üzerindeki tozları temizlemesine yardım eden küçük bir çocuk gördünüz mü? Bu görüntü bana, kutsal olanlar dahil, hiçbir kitabın veremediği ilhami, sevgiyi, enerjiyi vermektedir. Evet bu böyledir. Ben isterim ki insanlar başlarını gömdükleri kitaplardan çıkartıp evrendeki ahengi görsün melodisini işitsin.
Evrenimiz görünür görünmez sistemlerle doludur. Din ve felsefe bilinmeyen sistemleri açıklamaya çalışır. Aralarındaki fark din kesin olarak bulduğunu iddia ederken felsefe aramaya devam eder. Kişisel bir yorum olarak Allah'ın tüm yeryüzüne herhangi bir din getirmediğini düşünüyorum ki zaten bu görülüyor. Allah, harekete geçirici olandır, başlangıç ve ana plandır. Detay ise sadece detaydır. Anlatılagelindiği gibi eğer Allah insanları kendisine inanmalarını isteseydi bunu gökyüzünde bir yazı gibi kesin delillerle yapabilirdi. Gerçekte deliller vardır. Olması gereken ve olan görmek isteyenleri görmeye başlamasından ibarettir. Görmek istemeyene gösteremezsiniz. Zamanınız geldiyse hangi inancın içinde doğduğunuzun bir önemi yok görmeye başlayacaksınız.
Ana plan içersinde yaşamlar belli bir yönde akarlar. Dünyanın oluşumunu bir düşünün. Önce toz bulutuydu sonra merkezde toplanmaya başladı, katılaştı, dağlar, denizler, ormanlar, oluştu. Ve sonra da yaşam filiz verdi. Evet, bir oluş içersindeyiz, bir ana plan var. Bu ana planı Allah insanları sınava sokuyor şeklinde değerlendirmek, bu yazıyı okuyan ve ne demek istediğimi anlayanlar için üzücü bir anlayışsızlıktır. Beni anladığına inandığım ismini bilmediğim dostum/kardeşim,arkadaşım, şimdiden biliyorsun veya bileceksin ki güvendesin. Var olduğunu gör. Oluşu gör. Bir parçası olmaktan onur duy.
Evreni kusursuz yaratan Allah insanda hata mı yapmıştır? İnsanda kusur varsa bu kusur yaratıcısında değil midir? Aslında illa kusur belirteceksek kusur, kusur görmekte, kusursuzluğu görememektedir.
Allah insanların kendisinin farkında olmasını ister/bekler. Bekler çünkü bu çekimin etkisiyledir ki onu ve eserlerini anlamaya çalışıyoruz. İnançlar,felsefeler kuruyoruz. Allah insanlara başka ilahlar edinirlerse kızmaz. Nerden çıktıysa artık şu kızma işi. Allah kızar mı? Biz insanlar yavaş yavaş gerçeklerin farkına varıyoruz. Yaratılışın derinliklerine birden dalamayız. Alışa alışa ve daha fazla bilgi/anlayış talep ede ede ilerleriz. Yeryüzündeki inançlar birer oyundu/dur. Oyunlarla öğreniyoruz. Hiçbir oyun sonsuza kadar sürmez. Çoktanrıcılıktan tek tanrıcılığa gelişen anlayışımız burada donup kalacak mı? Göreceğiz... :)
Bu dünya yaramaz, kıpır kıpır bir çocuğu kollarında tutup konuşur gibi bizi burda tutmaktadır. Daha düşük frekanstayız. Sakinleşmemiz için vardır. Eskilerin esaret yaşamı dedikleri şey. Bir suçluyu biz ne yapıyoruz şimdi? Hapse kapatıyoruz değil mi. Peki orda tutmamız onu iyi bir insan yapıyor mu? Hata yapan bir insana hatası gösterilmeli ve anlaması sağlanmalıdır. İslamdaki tövbe gibi. Tövbenin işe yaraması için hatanın görümesi, üzdüğü kişilerin acısını hissetmesi gerekir. Birşeyler o kişiyi empatiye götürmeli. O şeyler dünyadadır. ;)
Bir kimyasal tepkime gibi yeryüzündeki fikirler,akımlar,dinler gerekli olduğu için çıkmıştır. Bunlara satanizm, ateizm vb herşey de dahildir. Bu akımlar da tükenecektir,değişecek,gelişecektir. Ama şuan için gerekli olduklarını unutmayalım. Neden gereklidir? Ne için çıkagelmiştir? Herşeyin bir nedeni olduğu gibi bunların da bir nedeni ve zemini vardır. Gerekli olmasaydı, bir boşluğu doldurmasaydı bir sonraki aşamaya basamak teşkil etmeseydi kesinlikle oluşmazlardı.
Toplumda ortaya çıkan eşcinsellik vb şeyler de bir çekim tesiriyledir. Bu çekime kulak verip o boşluğu dolduran insanlar vardır. Bir olay/durum olmadan çok önce o olay/durum için çekim oluşur. Aynen bir hastalığın belirtilerinden çok önce oluşması gibi. Bu çekimi farkedebilirseniz neye yol açacağını da görebilirsiniz. Buna kahinlik diyoruz :) Hastalığa yol açan şeylerin ruh halimiz olduğunu görebilirsiniz. Hastalık önce ruhta başlar. İnsanlık da böyledir. Eğer ruhlarımız hasta olmuşsa en iyi fikirleri bile ölü ağaçlara eğer sağlıklıysa ölü fikirleri bile yeşil ormanlara çevirebiliriz.
Atatürk devrimlerine bir bakın. Atatürk bir toplumun düzeyini çok yukarılara taşımıştır. Ama o düzeyinden korkan ve aşağılarda kalmak isteyenler karşı devrim çekimi oluşturuyorlar. Şu sıralar ülkemiz bu iki çekimin son kozlarını paylaştığı çok ince bir çizgide. Bana göre karşı devrim son çırpınışlarını yapıyor ve tabiki kopmak üzere. Allah karşı devrimin savunucularından razı olsun. Karşı devrimin bitişini hızlandırdıkları için. Yakında göreceğiz. :)
İnsanoğlunun dünya yaşamı dünya malzemesiyle başlar, yediği içtiği dünyadandır, gideceği yer de dünyadır. Bu bedenimizin kısa çevrimidir. Ruhun uzun çevrimi de benzerdir. Geldiği ve gideceği yer ise Allah'tır.
Ruh, bilinç ve bu bilincin dağılıp gitmemesi için eklenmiş ego/benliktir. Allah bu bilinçlerle kendini görme isteğini gerçekleştirir. İşi bu dünyada biten bilinçte BEN yapıştırıcısı giderek zayıflar. Buna bazıları nefsi yenmek der :) İşi biten/devam etmek istemeyen tüm bilgi birikimini kaynağına teslim eder. Devam etmek isteyen bir sonraki deneyim için dönüşüm geçirir. Bilinç yine vardır ama bu kez toplumsal bilinç içindedir, BEN daha çok BİZ'e dönüşür. Tüm üstün bilinçlerin öğütlediği gibi.
İnsanlar BEN'lik enerjilerini daha fazla bilmek/görmek için kullanmalıdır. Öldükten sonraki bir cennet yaşamı için, gecesini gündüzünü ibadetle geçirse de, atıl hale getirmek için değil.
Herhangi biryerde bir şiir, bir şarkı yazılsa unutmayın onu biz yazdık! Birisi üzülse onu biz üzdük ve üzüldük! Mesih/ler gelse onun/ların birşeyler anlatmasına gerek yok. Hissettikleri tüm dünyada ve hatta evrende yankılanacaktır aynen bizlerinki gibi! Tabi çok daha yüksek düzeyde. Gönül gözümüz açık olursa bunu farkedebiliriz bile! Sana soruyorum mesihle yolda karşılaşsan sana saati sorsa farkedebilir misin? Gönlüyle evrene bağlanmış kişi isen evet!
Ruhunuz sistemle uyum içindedir. Bilmezsiniz, sizi gerilim içine sokan uyum içinde yüzüp gitmek yerine herşeyi değiştirmeye çalışmanızdır. Yapılması gereken akışına bırakıp sıyrılmaktır. Sistemle uyum ve güven içinde hayatınızı diğer hayatları izleyin.
Akışın içinde yüzüp gitmek VAR olmaktır. Yüzerken etrafı görmek, evreni ve işleyişi anlamak Allah'ın görmek istemesidir. Yani sorular sormadan yaşayanlar sadece vardır. Soru soranlar "görenlerdir". Varolanlar zamanla görenler olmaya geçebilirler.
Gerektiği/talep ettiğimiz kadar idrak/bilgi gerektiği anda bize verilir/çekilir. Henüz at arabasıyla yolculuk ederken uçaklarla ilgili bilgi verilmez verilse de anlaşılamaz. Adım adım, yavaş yavaş, sindire sindire. İnsanlar nedense bir sihirli değnek bekliyorlar, gelsin dokunsun ve süper idrak sahipleri kılınsınlar. :) Oysaki böyle olmaz. Önce fidan olmadan, yazı kışı yaşamadan her yıl biraz daha büyümeden ağaç olan bir tohum gördünüz mü? İnsanda tabiki biraz daha karışıktır durum. Depresyonlar, kaybolmuşluklar, kimliksizlikler, öfke, kaçış vb. yaşamadan yükselme olmaz.
Bu bakımdan bireysel veya toplumsal hafıza ilerlemek, yol almak içindir. Unutsaydık tekrar yapardık, ilerleyemezdik. Şunu söylemek yanlış olmazki ne kadar çok şey hatırlıyor, nekadar çok bilgiyle mantık yürütebiliyorsak o kadar ilerleyebiliriz.
Tabi bunun için kendimizde ve toplumda öncelikle yükselme,öğrenme isteği oluşturulmalı. Çook sonraki anlayışı anlatmak işe yaramaz. Hem sanırım anlatamayız hem de anlayan bulmakta biraz zorlanırız :) O yüzden şuanki düzeyin biraz üstünde bilgi aktarmak, hissini duyurmak yeterlidir. Ömrümüz yettiğince, varlığınızla, dünyayla yükselme enerjinizi/isteğinizi paylaşın. Dileyin ki hep beraber evrensel sevginin bile ötesinde şeyler hissedelim.
Bir tavsiye olarak içinizden gelmiyorsa Allah'ı övmeye çalışmayın bu gelişiminizi yavaşlatabilir. Onun yerine hata arayın, eleştirin, sorular sorun. Herhangi bir sorunuzun cevapsız kalacağından mı korkuyorsunuz ki? Cevap veremeyen düşünceleri reddetmekten kaçınmayın. Size soru sormayın diyenleri dinlemeyin. Cevapsız sorular bulmak için uğraşın, o soruların cevabını heryerde arayın bulamazsanız kendiniz cevaplayın.
Sade bireyler olun. Fikirsel düzyde bile olsa bir grubun/cemaatin parçası olmak size kazandıracağından çok daha fazlasını götürecektir. Olacaksanız da insanlık ailesinin bir parçası olun. Gerçi yanlış zeminde olsanız da doğruyu bulmak ise amacınız bulacaksınızdır. Bundan vazgeçmeyin. Ama bu cemaatlerde hocaefendiler tarafından kasıtlı yapılan yanlış ispatlara da dikkat edin. Ör. Güneş doğudan doğar işte bu yüzden yoğurt beyazdır şeklinde, ikinci önermeyi, alakasız 1.önerme ile doğrulamaya çalışırlar.
Burdan sana seslenirken aslında garip duygular içersindeyim. Merhaba ben, nasılsın diyorum kendime. Sonra iyiyim ben, ben nasılım. Senin ismin ne? XYZ. Ya benim ki? ABC. Hangi dindeyim? Ben yahudi olarak filanca yerde doğdum ya sen? Ben de müslüman olarak falancada doğdum. Dinlerimiz ve mekanlarımız hatta rengimiz bile farklıymış ama herşeyi ve seni de seviyorum buna engel olmasın hiçbirşey. Olmaz. Umarım...
|
|
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
25/2/2007 - Sınırsız sevgi, sınırsız kardeşlik
-Önce sadece Allah vardı. Benzersiz, karmaşık, sınıflandırılamayan ve tek. -Allah daha sonra kendini görmek / kendisi gibi olanları yaratmak istedi. -Sonra bilinçli ve doğal olarak özgür iradeli olan tüm ruhlar yaratıldı. -Tüm ruhlar ilk önce Allah'a yakındı ve birbirleri arasında çok fark yoktu. -Zamanla ruhlar duyguları, zevkleri, öfkeyi vb keşfetmeye başladılar. -Giderek bunlara karıştılar ve Allah'la olan bağları zayıfladı. -Öyle bir zaman geldi ki Allah'ı unuttular kendi yarattıkları dünyalarda kayboldular. -Allah bu durumlarını görmeleri için dünyayı yarattı. -Ve ruhlar dünyaya insan bedeninde doğdular. -Dünyanın varlık nedeni kayboldukları ve Allah'ı farketmelerini sağlamaktır. -Dünya insanlara seçimlerinin sonuçlarını gösterir.
Arkadaşlar insanlar bilinçli varlıklar/ruhlardır. Bilinç varsa özgür irade mutlak olmalıdır. Bir üçgen varsa iç açılarının toplamının 180 derece olması gibi. Özgür irade varsa zorunlu seçimlerden/ zorunluluklardan söz edilemez.
Madde dediğimiz şey atomaltı düzeye kadar inersek birer dalga/frekanstan ibarettir. Evren maddelerden değil frekanslardan oluşmuş bir okyanus gibidir, hayaldir. Gerçekte elle tutulur, gözle görülür hiçbirşey yoktur ve zaten görmek,dokunmak insanların kullandığı tabirlerdir. Gerçekte (olmayan) atomlar birbirleriyle temas etmez iterler veya çekerler. Temas edebilseler nükleer reaksiyonlar gerçekleşirdi. Bu frekanslar okyanusunda Allah'ın belirlediği kurallarla elementler (örn. Carbon 6 proton vb), moleküller, bileşikler, vs vs oluşmuştur. Eğer bir gün Allah, koyduğu kurallardan vazgeçerse evrenin yok olması saliseler sürecektir.
Vahdet-i vücutçular önce dağ, tepe, ırmak, insan, rüzgarı ve onun yaratıcısını görürler. Zamanla eser ortadan kalkar ve ne yana baksalar Allah'ı görürler. Ki zaten doğrusu budur zira Allah dışında hiçbirşey yoktur, doğal olarak beden ve ruh olarak insanlar da dahil. Dolayısıyla benim tabirimle insalar Allah'ın kendine has birer denemeleridir.
Okumanızı tavsiye ettiğim Ahmed Hulusi (bknz: .org) Vahdet'-i vücut'tan kastedilen ve Hz. Muhammet'in işaret ettiği (gökte veya uzaklardaki bir tanrı olmayan) Allah'ı yukarıdaki frekans denizi veya holografik evren ışığı altında gayet güzel anlatmaktadır. Buna göre Allah dışında bir varlık ve tabiki siz de yoksunuz. İnsan Allah'ın isimlerinin/sıfatlarının kendine has birer bileşkesi gibidir.
Bu insan Allah ile olan bağlantısını kuvvetlendirmek için hz. Muhammet'in gösterdiği şekilde ibadetlerini yapar, dua ve zikir yapar. Bana göre ise zaten bağlantı vardır bu bağlantıyı kuvvetlendirmenin yolu sadece bunu istemektir. Bu isteğin oluşması için yaşıyoruz. Ve bu istek nasıl bir dünyada doğduğumuza, dinimize, dilimize, ırkımıza vs bakmadan oluşabilir. Bu istek tüm insanlıkta ortaktır sadece adı değişik olabilir(iman, nirvana, aşk vs). Bu bağlantıya ister iman, ister vicdan, ister nirvana ister ise aşk diyebilirsiniz. Bunu isteyerek yapılan ibadet elbette yararlıdır bu istek dışında yapılan ibadet ise yararsızdır. Şunu da hatırlatmakta yarar var ki bu isteğe gelmeden önce başka birçok hayatsal evreden de geçmemiz gerekebilir. O yüzden afrikada bir kabilede doğan sadece acemidir birkaç hayat sonra manevi bir dil kullanabilseydik anlaşabileceğimiz biri olacaktır. Telepatinin gelişmesi bu bağlamda bence birbirimize benzerlik durumuna gelişmizin göstergesi olacaktır.
Herkeste ortak olan bu isteğin nedendir bilinmez herkeste ortak olduğu anlaşılamamıştır. Bu nedenledir ki bir dinde doğan kişi diğer dinde doğan diğer bir kişinin asla kendisi gibi bir yeniden bağlantı isteği duyamayacağını zanneder. Kendi dinini bu isteğe ulaştıran tek araç olarak görür. Üstelik diğer dinleri bu isteğin karşıtı görme hatasını sıkça yaşar. Halbuki tüm insanlık dinlerinin amacı aynıdır. Bir din şöyle söylemiş diğeri böyle diye ayrılık üretir hale gelmişiz. Allah her an yeni bir oluştadır/şandadır. Yeni birşey söylemeyeceksek susalım.
Allah'ın kendisini Ahmet, Ayşe vb zanneden halleri yani bizler, vahdet-i vüçut halinde iken bir sorun yaşarız. Bu sorun gözler açık veya kapalı olsa da sadece içinde bulunulan vecd halinde bile hala kendimizi de hissediyor olmamızdır. Bu sorun bu vecd halini yaşayanların karşılaşmak istemedikleri bir sorundur. Onlar kendi benliklerini "sonunda ona döndürüleceksiniz" ayetinde işsaret edildiği gibi kaybedecekleri günü sabırsızlıkla beklemektedirler. Bu talep ancak öldükten sonra karşılanabilir. Oysaki önemli olan vecd halinde bile kaybedemediğiniz benliğinizi de sevmektir. Zira Allah kendinizin ve Allah'ın farkında olarak kardeşçe yaşamanızı istemektedir.
A.H. güzel tasvir ettiği enel hak'kı bana göre eski usulle sonlandırmıştır. Yani demektedir ki insan bir göz açıp kapayana kadar bir süre dünyada yaşamaktadır ama ölünce sonsuz bir cennet veya cehennem hayatı beklemektedir. Düşünmek lazım. Sonsuz bir hayatı göz açıp kapayana kadar geçen bir süredeki faaliyetlerin, düşüncelerin belirlemesi nasıl izah edilir? Zaten izah etmemekte çok haklı olarak sürekli neden diye sormamız gerektiğiniz söylemekte ama bu konuda neden siye soracak durumda değiliz demektedir.
Üstelik biz şanslı doğan müslümanların yanında hiçbirşeyden habersiz olan afrikalılar, çinliler, hintliler, hristiyanlar da vardır ve bunlar dünya nüfusunun "şanssız" çok büyük çoğunluğudur. Reenkarnasyon(yalnız sadece insan için) içermeyen bir ölümden sonraki hayat olgusu eşitsizliklerle doludur. 12 yaşında reşit olup(?) 13 yaşında ölen bir japon,hintli vb neden şanssız doğmuştur? Biz kendi derdimize bakalım onlar hakkında hükmü Allah versin demek cevap verememektir. Anlattığınız sistemde böyle cevapsız sorular olursa sisteminiz hatalı demektir. Tek ömürlü genel islam inancı bu adaletsizliği Allah'a havale ederek cevap vermemekte ve fakat ısrarla hakiki, apaçık gerçekler, kanıtlarla dolu olduğunu söylemektedir.
Tohum hep topraktadır. Uygun şartlar oluşunca kabuğu çatlar ve cansız gibiyken canlı olduğunu kanıtlamaya başlar. Bence zaman cansız gibi duran ve bastırılmış, adeta toprağa gömülmüş bazı gerçeklerin canlanmaya başladığı zamandır. Artık reenkarnasyon açıklandığında kimsenin kafası kesilmiyor. Uygun şartlara ulaşmışızdır belki kim bilir.
Doğrusu dünya insanın kendi durumunu ve aynı şekilde seçimlerinin sonuçlarını göstermek ona ayna tutmak için vardır. Ve dikkat! Düşünün, hayatın bir amacı varsa bu mutlaka gerçekleşiyor olmalıdır!. Yani dünyanın her bölgesinde! Peki nedir gerçekleşen tek şey? Yaşamdır. Evet yaşamın amacı yaşamaktır. Çünkü söylediğim gibi yaşamımız bize özeldir. Ölüm dahil acı tatlı tüm deneyimlerimiz bizim hayatımızın amacıdır. Suyun yolunu bulması gibi doğduğumuz an su akmaya başlar ve yolunu bulur. Kısa ömür, uzun ömür, sağlık veya hastalıklar, evlilik, arkadaşlar herşey size özeldir ve size ayna tutarlar.
Yaşadığınız şeyleri inceleyerek bu hayatınızın amacı/amaçları nedir rahatlıkla görebilirsiniz. Sürekli haksızlığa uğrayıp işten mi atılıyorsunuz? Bakınız haksızlık yapmak nedir, nasıl kötü birşeydir, bir insan için ne kadar düşük düzeyde bir faaliyettir şimdi sizden daha iyi kimse bilemez :) Bu dersinizi layıkıyla bitirirseniz bir daha haksızlığa uğrayıp işten atılmayacağınız kesindir. Yalnız layıkıyla bitirmek demek size ayna tutan bu olaylara kızmamak ve kendinizdeki bu haksızlık yapma eğilimini görmek, kendinizi bu eğiliminiz nedeniyle affetmek gerekmektedir.
İnsan hem kalemdir hem beyaz bir kağıt. Hem çizer hem gözükür. Dünyada belirli etkileri yaşamaya geldik. Bu etkiler herkeste farklıdır. Şiddeti, türü, süresi herşeyi. Bu etkiden kaçabilmeyi de istemiş olabiliriz yada ne olursa olsun mecbur olmayı da. Etrafınızdaki insanlara bakın. Yaşam planlarını görebilirsiniz. Gün gibi ortadadır.
Dünyamız insanları yaratıcısına inanmaya zorlamadan da nimetlerinden bolca verir. Dileyen yaratıcısını düşünmeden/düşünemeden de o nimetlerden faydalanabilir. Yaratıcı insanların kendisine inanmasını şart koşmaz. Nimetlerinden faydalanan her canlıdan razıdır ve sever. Öfkelenmez. Yaratıcıyı düşünen insan için söylediğim gibi içine doğduğu dinin önemi yoktur. Su yolunu bulur. Düşünenlerin göreceği şey mükemmelliktir. Evreni kusursuz olarak yaratan Allah insanda hata mı yapmıştır? Ki üstelik böyle bir hata varsa bunun cezasını da o kendi yarattığı insanlara yükleyecek kadar da gaddardır? Doğrusu insan da kusursuzdur. Ne yaparsa yapsın. Sadece ışığın renkleri gibidirler. Birisine sen kırmızısın/yeşilsin diye kızılabilir mi? Gönül isterki hepimiz beyaza ve kardeşliğe yaklaşalım. Bu da zamanla olacaktır. İlerde bir gün bugünler için nasıl günlerdi yahu, birbirimizle savaşıyorduk, kendimizin ve bizi daima seven yaratıcımızın farkında değildik diyeceğiz. Ve inanamayacağız.
Allah bizleri gökkuşağı gibi yaratmıştır. Bizler varız yok değiliz. Yokuz, hiçbirşey yok demek Allah'ın yaratmasına gözlerimizi kapatmak demektir ki zaten kapatamazsınız çünkü asıl önemli olan Allah'ın bizim var olmamızı istemesidir. O yüzden bize düşen benliklerimizi kabul etmek, diğer benlikleri kabul etmek ve yaratıcımızı bilmektir.
Bağlantıyı sevgi sağlar ve mutlaka sağlar. Tüm evreni kucaklayın, bir tebessüm içten bir selam gönderin eeen uzaktaki galaksilere, yıldızlara, insanlara. Lütfen sevginize sınır koymayın.
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
22/12/2006 - İyi keşifler
Doğduğunuz ana göre takım yıldızlarının konumu aynı parmak iziniz gibi benzersiz ve size özeldir. Doğduğunuz an adeta size bir mikroçip yerleştirilmiştir ve bu çip sayesinde yıldızların konumları sizi diğerlerinden farklı etkiler. Benim burcum yengeç ve yükselenim başak. Bu iki burcun da etkilerini taşıyorum. Kabul etmeyebilir veya önemsemeyebilir insanlar ama herkes taşır. O zaman karşımızda ciddi bir problem var. Dinler açısından. Temellerinden sarsacak birşey bu. Hatta devrilmelerine yol açacak bir şey. Nedir o? O, insanların bu dünyada hiçbir şekilde eşit olmadıklarıdır. Hayata hiçbir açıdan eşit başlamadıklarıdır. Böyle birşeyin gerekmediğidir. Çünkü hayatın amacının sınav; ödülün cennet veya cehennem olmadığıdır.
Bir burç hisleriyle, sezgileriyle hareket eder diğeri zekasıyla, bir burç hırlısıdır diğeri değil, bir burç yenilikçidir diğeri muhafazakar vs vs.. Bu liste uzayıp gidebilir. Biz doğduğumuz an bu listeden bazılarını belirli oranlar da almışız. Örneğin A burcundaki biri şefkatli ve merhametli ise bu kişi genellikle iyi dediğimiz insana dönüşür ama B burcundaki hırslıysa o kişi kötü dediğimiz bazı işleri yaparken çok zorlanmayacaktır. Etrafınıza bakın balık burcundan kaç tane gaddar insan var?
"Farklı burçtaki insanlar aynı olay karşısında farklı şeyler hissedecek ve düşünecektir." Demek ki biz doğduğumuz zaman belli etkileri deneyimlemek için programlanıyoruz. Bu programa/çipe "burç" diyoruz. Kendimden örnek verirsem yengeç burcunun etkisiyle inanç konularında sezgilerimle derinlere inebiliyorum ve başak etkisiyle indiğim derinlerde analizlerimi yapabiliyorum. Bunlar iyi taraflarıydı kötü taraflarını sonra anlatırım :) Sonuçları işte buradaki inciler oluyor. Herkesin bir yaşam planı var.
Burada çok önemli olan bir noktayı gözler önüne serme zamanı geldi: Dünyayı algılayış ve buna mukabil davranış biçimi karakterimiz ise ve algılarımızdaki farklılıklar doğum anınmızda kodlanıyorsa benim karakterim doğmadan önce yoktu doğum anında belirdi. "Ben doğum anında bu elbiseyi giydim. Ölüm anında da çıkartacağım." Ve öldükten sonra aynen doğmadan önce olduğu gibi sadece Allah'tan bir nefes olarak kalacağım. Ve tabi sizlerde. Yani sen ve ben arasında bir fark kalmayacak. İnsanlar arasında fark gören gözler aslında bu elbiseleri görmektedir.
İnsanlar yani Allah'ın özgür ve kendine özgü denemeleri bu karakterleri yani elbiselerini "keşif" için kullanmaktadır. Eğer hayatlarınızdan birinden sonra bu keşfe devam etmek istemezseniz elbisenizi çıkarıp atıp, devam etmeyebilir, tüme karışabilirsiniz. Ancak devam etmek isterseniz ki isteyeceksiniz bir sonraki hayatınızda genellikle kaldığınız yerden devam edeceksinizdir. Size uygun bir doğum anı gelinceye kadar beklersiniz. Doğduğunuz zamanki doğum haritanız geçmiş yaşamlarınızdan da izler taşır. Ama henüz astroloji bunu keşfedecek kadar gelişmedi :)
Bir insanın gözlerine baktığınızda elbisesine iyice gömülmüş olduğunu görebilirsiniz. Bu kişi holding patronu da olabilir bir avare de. Ama o hala Allah'ın nefesidir ve küçük görecek birşey hiçbir zaman yoktur. İyi bakın, orda durmuş size bakan, "elbisesinin ardındaki" kimdir? Belki çoğu gibi kaybolmuş ve unutmuştur, kendini Ahmet, Ayşe sanıyordur ama iyi bakın kimdir o elbisenin ardındaki? İnsan, Allah'ın kendine has, bağımsız bir denemesi dışında ne olabilir ki? Hatta dünya, Allah'ın bu denemelerini özgürce ve "diğer dünyalardan" izole yaşayabileceği bir yer dışında ne olabilir?
İnsanlığın dünyadaki yaşamı kendi serüvenidir, serüvenimizdir. Bu serüvene doğrudan veya dolaylı hiçbir müdahale olmamıştır. İnsanlar unuttu ve kendilerini dünyada buluverdi. Sonra sordular: Ben,biz kimiz kim yarattı bizi, neden? Ve işte bu soruları sormaya başlayınca serüvenimiz başladı ve serüvenimiz de, hayatın amacı da zaten budur. Keşiftir. İnsanlık hayatın amacının dışında birşey yapmamıştır bugüne kadar ve budan sonra da yapmayacaktır. Yoksa hayatın amaccı gerçekleşmemiş olurdu değil mi? (Dediğim gibi herzaman, heryerdeki mükemmelliği keşfedin) İnsanlar doğduğu topluma göre mensubu olduğu her dini, mezhebi kusursuz, tam ve tek zannetmişler ve zannediyorlar. Halbuki bunlar keşif yolundaki denemelerdir. Yine sadece insanların denemeleridir. Hiçbir din sonuç değildir ki aslında bir sonuç gerekli değildir. Tek gerçek süreçtir. Şuan "tanışma" faslındayız. Birbirimizle birbirimiz olmadan tanışıyoruz.
Herkes farklı bir çiçektir ve değişmeyeceksiniz. "İnsanları değiştirmeye çalışan dinler, her çiçeğin olduğu gibi açmasını sağlamalıydı."
Hz.Adem'den başlayarak insanlar en zıt iki kutuptan yani oğulları Habil'le Kabil yani kötü ve iyi yani siyah ve beyaz'dan aşama aşama detaya inerek(keşfederek) bugün artık diğer renklerde insanlar olarak yaşamlarını sürdürüyorlar. Her renkten insan var. Bu mükemmel cümbüş insanlar arasında keşfin devamını da sağlıyor. Şöyleki, Eğer bir kişi keşif yolunda ilerlemiş ise belirli bir doğum haritası/yaşam planında doğacaktır ve bu plan çerçevesinde keşfine devam edecektir. Hayatına devam edeceği dünya, diğerleri tarafından bir şekle sokulmuş ve onu bekliyor olacaktır zaten. Yine siz, en uygun anda en uygun zamanda ve en uygun yerdesiniz. Yani henüz ileri olmayanlar ellerini dünyadan çekmedikleri için dünyaya şekil vermeye çalışmaktadır. O yüzden belki dünyaya/zevke yönelik bir burç etkisiyle doğacaklardır. Onların yaşamları ve faaliyetleri, hiçbirşeyin farkında olmasalar da, keşif erlerinin görmeyi istediği, ihtiyacı olduğu ortamdır. Hz. Muhammet'in Hz. Muhammet olması için gerekli olan içine doğduğu toplumun şartları gibi.
Hz. Muhammet ve diğer peygamberler doğmak zorunda değillerdi, "bu planlanmamıştı". Hiçbir şey günü gününe planlı değildir. Ama gerekti ve o karakterlerde doğumlar yaşandı. Söylediğim gibi siz kendini unutmuş Allah'ın bir nefesisiniz. Nasıl olur da bu kadar unutabilirim diye düşünmeyin bu Allah için çok kolaydır :)
Bazen şöyle deriz, bu dünya, herşey sanki sadece benim için yaratılmış, bana çalışıyor. Gerçekten de öyledir. Herşey size çalışmaktadır. Siz de başkalarına çalışmaktasınız. Herşey/hepimiz arasında bizim göremediğimiz en sıkı bağlar vardır. Bu bağlar bazen görünür olur gazetelerde veya günlük yaşamımızda "tesadüfün böylesi" deriz. Görünür olduktan sonra herkes görür :) Önemli olan ilk görenlerden olmaktır. Bunun için de çok çabalamayın eğer siz görecek kişi iiseniz göreceksiniz zaten. Bu hayat maceramızda bazılarımız çok ilerler bazılarımız gidemez. Anahtar cümleyi artık biliyorsunuz: "Herşey mükemmeldir." Demek ki herkesin derinleşmesi gerekmiyor. Bir kısmımız çok derinleşse bu yeterlidir. Dikkat edin bu, bugüne kadar hep böyle olmuştur. Birilerinin gerçek güzelliği görmesi için birilerinin fedakarlık yapması gerekmiştir. Yani kimimiz hiçbirşeyden habersiz acı çeken bir mazlum olduk kimimiz de onları gören ve insanlığı/merhameti vb keşfeden olduk. Artık biliyorsunuz. Hangi tarafta olduğunuzun bir önemi yok. Olduğunuz gibi olun (aslında zaten öylesiniz:) ).
Şimdi kendinize şu soruyu sormanız gerekiyor, hayat, ben kimliğinde hangi deneyimlere akıyor? İnsanlar bu soruya uygun yaşamak yerine klasikleşerek herkes gibi iyi bir iş iyi bir eş vb standart bir kalıba yöneliyor. Bu kalıplar çoğu zaman ruhunun akıp gitmesi gerektiği yer olmadığı için herşey yine klasik manada sorunsuz olsa da içten içe bir "stres" yaratıyor. Bunun çözümü de söylenmiştir aslında: Ya olduğun gibi görün yada göründüğün gibi ol. :) İki şey yapabilirsiniz. Birincisi akıp gitmeniz gereken yeri bilinçli olarak görmek ki bu zor olandır. İkincisi çoğu insan gibi akışınıza kendinizi bilinçsiz bir şekilde bırakmak. Akışı görmek keşiftir diğeri deneyim. "Keşif aşamasına gelene kadar deneyim aşamasında kalırsınız." Siz bu alandayken kendinizi keşfe zorlar ve aynı zamanda kaşiflerin de keşfi olursunuz. Tarihimizdeki nicelerinin yaptığı gibi kaşifler, diğerlerine nasihatler sunarak onları da keşif tarafına geçirmeye çalışabilirler. Onlardan herhangi birisi kaşif modunda dünyaya gelmişse eninde sonunda olacaktır bu nasihatler veya hayatlarındaki bazı tesadüfler ve düşünceleri bunu mutlaka gerçekleştirecektir. Kaşif modunda gelen birisi deneyim modunda kısa bir süre sıkışıp kalabilir (bu durum deneyim insanlarının kalıplarıdır, büyük çoğunluğu bu kalıplara tek başlarına karşı çıkmaları gerekse de aşabilirler). Bu sıkışıklık genellikle ergenlik döneminin bitişiyle biter veya önündeki aşması gereken duvarları görür ve teker teker aşmaya başlar. Sonunda kaşif olacaktır. Ve kaşiflik asla bitmez.
İyi senelerde iyi keşifler...
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
12/11/2006 - OL DENDİ...
Allah sonsuz güzellikti ve kendi güzelliğini görmek istedi.
Bunu istediği an aynı ol diyip olması gibi olması gerekenler olmaya başladı. Bu başlangıç, evrenin "big bang" yani büyük patlama ile "yoktan" var olmaya başlamasıdır.
Aradan 12 milyar yıl geçti ve şimdi burdayız. Güzellikleri (çirkinlik diye birşey yok;) gören gözler olarak. En-el hak olarak...
Zaman geçtikçe daha da çok görmeye başlıyoruz. Aynı bir tohumdan yavaş yavaş bir ağacın meydana gelip o ağacın çiçekler açması, meyve vermesi gibi. Aynı bir bebeğin anne karnında yavaş yavaş meydana gelip doğması gibi.
Bu oluş olmaktadır. Farkındalık dedikleri bu oluşun farkına varmak ve izlemektir. Keşfetmektir.
Bunca zaman ortaya çıkan anlaşmazlıklar biryandan olurken, bu oluşun parçasıyken diğer yandan bu oluşun farkına varmaktan/varamamaktan kaynaklanıyordu.
Ama şimdi göz oluşumunu bitirmek üzere. Gören gözler çoğaldı.
Bu cennet hakkında anlatılan "orda çok fazla konuşma yoktur sadece selam, selam.." dır.
Gören gözlerin kelimelere ihtiyacı yoktur. Çok fazla konuşmazlar. Kafalarını kaldırıp izlemeye başlamışlardır. Mükemmelliği izliyorlar.
Görmeye başlamalarıyla görünmeye başlayanlar da çoğalmaktadır. Bu zamanlarda ve bundan sonra anlatılacak olanlar daha öncekiler gibi olmayacak. Bir ağacın dalı olduğunuzu ve yanıbaşınızda açan bir çiçeği gördüğünüzü düşünün. O çiçek sizin bir parçanızdır bunu görüyorsunuz ama o bir çiçek, bir dal değil. Yeni birşey. Ve çok güzel. O çiçek sadece oluşuyor. Ol dendi çünkü biliyoruz artık.
Büyük resmin hepsini anlamak zorunda değiliz. O resim şuan çiziliyor. Bir parçasıyız. Hata yapmaktan korkuyoruz. Ama unutmayın; Oluyoruz, oluyor işte... Hata yapma şansı yok!.. Küçük birer renk parçasıyız biz. Resmi oluştururken resmi izliyoruz. 12 milyar sonra nihayet...
İçinizde biryerlerde bu sürecin farkında olduğunuzu biliyorsunuz. Yaşamınız boyunca süreçle dolaylı olarak iletişim kurdunuz ama şimdi doğrudan iletişime geçme zamanıdır. Korkmayın. Korku eskidir. Yeni olan güvendir. Güvendesiniz.
Yeniye lütfen izin verin. O sizinle konuşmak istiyor. Sizi çok özledi. Dağla, taşla, olaylarla, insanlarla, çiçeklerle, böceklerle konuşun. Size anlatacakları çok şey var. Siz de ne çok özlediniz. İçinizde sürekli sizinleydi bu özlem. Şimdi zamanı geldi. Ol dendi ve oluyor, oluyoruz...
|
|
Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
15/10/2006 - Şeytanı da sevmek ve Allah'ı da insan gibi düşünmek
Yaratılanı severim yaratandan ötürü demiş Yunus. Ben de katılıyorum ve sıkça yazıyorum zaten ;) Sesli düşünüyorum sadece bakalım katılacak mısınız? Şeytan'ı da yaratan Allah değil mi? Ve yine hep söylediğim gibi Allah'ın yarattıklarında kusur olmaz kusur gören bizleriz diye. Cevap veriliyor duyuyorum - E şeytan Allah'a isyan etti. Peki Allah onu isyan edebilir halde yaratmadı mı? İsteseydi isyan veya karşı gelme seçimi yapamayacak halde de yaratamaz mıydı? Yaratırdı. E şeytan bunu seçtiyse ona bu seçimi yapabilme şansı verildiği için yaptı değil mi? Önce seçme şansı verip sonra neden seçtin denebilir mi?
Ne yazık ki insanlar Allah'ı insan gibi düşünüyor. Allah'ın da insan gibi hareket edeceğini zannediyor. Söylemiyorlar ama aynı insan tepkisi bekliyorlar Allah'tan. Ramazanda tavsiyeye uyarak oruç tutanlar birbirlerine "Allah kabul etsin" diyorlar. Ben anlamıyorum. Allah kabul etsin. Allah neyi kabul edecek? -Orucunu. Sonra? -Sonra seni cennete alacak. Sen orucu neden tutuyodun kardeşim? Cennete gitmek için mi? - Hayır nefsimi terbiye etmek için. Peki nefsini terbiye etmek için yaptığın bir şeyi Allah'ın kabul etmesi nedir? - Cevap yok.
Bunun dışında orucu cennete gitmek için tutanlara hiç değinmeyeceğim bile. Daha önce çok anlattım. Cennete gitmek veya cehennemden kaçmak için yapılan hiçbirşey sizi bir adım bile ileri götüremez. Çünkü sizin yaptığınız o şeyler size empoze edilen şeylerdir, aslında size ait değildir. Size ait olması için "kalbinizden gelmesi" gerekir. Kalpten gelen şey ise karşılık beklemez, sonunu düşünmez, yasak/tabu/dogma/gelenek vb dinlemez. Çünkü çok güçlüdür. Çünkü asıl gerçek sadece o'dur. O yüzden içinizden geldiği için yaptığınız, yapacağınız ibadet/faaliyet vb davranışları yapmaya devam edin ama bu davranışlarınızdan dolayı Allah'tan bir kabul beklemeyin. Sizi yaratan sizi herhalinizle kabul etmektedir zaten. Size seçme, yapma veya yapmama şansı verdiği bir şeyden dolayı cezalandıracak bir Allah yoktur. Aslında ne yaparsanız yapın iyi'dir. Hata yaparsanız öğrenmiş olursunuz, yapmazsanız ruhunuz saflaşmaya devam eder. Tekamül herhalükarda ilerler!. Artık Allah'ı insan gibi düşünmeyin..
Yaptığınız ibadetleri, iyi davranışları Allah'ın kabulune sunmazsınız. Bunun arkasında yatan büyük bir yanlış anlayış var. Bu yanlış anlayış Allah'ın insanları dünyada sınava tabi tuttuğu, ölümlerinden sonra sonsuza kadar cennete veya cehenneme göndereceği anlayışıdır. "Bu yanlış sayesinde insanlar özgürlüklerini kaybettti." Özgürlüklerini kaybettikten sonra gelişim/tekamül/keşif şanslarını da kaybettiler. Tekamül yolunda ilerleyen insanı depresyona sokan bir durumdur bu. Bir yandan içlerinden gelen sınırsız sevgisiyle kuşatan Allah'ın enerjisi diğer taraftan insanların yanlışlarıyla koca bir yığın olmuş kısıtlayıcı enerji. Ama tabi ki tekamül enerjisi insanların hatalarından, kendilerini değersiz görmelerinden, cennet cehennem kalıplarında oluşan enerjiden daha büyüktür. O yüzdendir ki Yunus Emre gibi erenler cennete gitme sevdasının en yoğun olduğu dönemlerde bile "Cennet cennet dedikleri birkaç melekle birkaç huri dileyene ver onları bana seni gerek seni" demekten çekinmemiştir. Zamanın softalarının karşılarına çıkıp alçakgönüllü bir şekilde onların binyıl sonra bile anlamayacağı gerçekleri tane tane söylemişlerdir. Bu gerçekler nedir, nerde yazar diye araştırmanıza gerek yok. Siz düşünün hele, cevap isteyin, ısrarla düşünün. Bakın cevaplar neredeymiş. :)
Şeytanı da sevmeye dönersek. Şeytan özellikle hristiyanlarda sanki Allah'ın rakibi konumuna gelmiştir. Oysaki o da bir yaratılandır değil mi? Yaratılan, Allah'ın yarattığı birşey gereksiz olabilir mi? Allah'ın yaratma sanatı (ki biliyorsunuz yaratma işi sadece Allah'ındır.) başlı başına bir mucize değil midir? Ve bu mucize övülmeye değer değil midir? Aynı insanın, meleklerin, yerin göğün, herşeyin yaratılması gibi. Anlatabiliyor muyum?
Şimdi size bir sır daha söyliyim. Şeytan diye bir varlık ve onun insanları yoldan çıkarmaya çalışan cinlerden oluşan orduları yok. :) Biraz detaya giricem konsantre olalım lütfen :) Aslında kısa bikaç cümle. Ruhumuz bu keşif yolunda ilk başta çok kabadır giderek incelmesi/saflaşması gerekir ki sonsuz zekaya/sevgiye nüfuz edebilisin. Sizin gönlünüze dolan (iyi insan davranışı, kötü insan davranışı) şeyler sizin bu saflığa ulaşmanıza yardım eder. Kendinize bir bakın. Neler yaptığınıza değil. NELER DÜŞÜNDÜĞÜNÜZE. Sizin düşünceleriniz size aittir. Şeytan diye bir varlığa sorumluluğunuzu/durumunuzu havale etmeye çalışmayın. Yaptığınız veya yapmadığınız şeyler cennet/cehennem baskısıyla kontrol edilebilir ama ya düşünceleriniz? Eyleme dönmezse günah yok der hocalar. Ben diyorum ki düşüncelerinizi gözlemleyin, duygularınız gibi. Onlar size pusu kurmuş cehenneme gitmeniz için çalışan "kötü" şeytanlar değildir. Şeytandan değildir. Şeytani bile değildir. İçinizde birtek klavuz vardır. O klavuz sizi zorlar. Sizin saflaşmanız için gereksiz yüklerinizi bırakmanız için zorlar. Ama insanlar yükleri severler. Örnek vereyim. Erkekseniz bir bayan gördüğünüzde güzel bir bayan gördüğünüzde ;) cinsel duygular hissedebilirsiniz. Baskıcı anlayış size bunun için göz zinasıdır, günahtır cehenneme tek gidiş bilettir der. Benim görüşüm diyor ki: Bu normaldir! Neden normaldir? Çünkü bu böylee. Kendi kendine oluyor. Hem o duygular olmasa insan neslinin sonu gelmez mi? Sizde bir duygu var ama baskıcılar bu kötüdür yok farzedin diyor. Baskı altına almaya çalışırsanız büyür. Benim dediğim gibi onu da kabul edin. Çünkü normal bişey. Bu normal birşey diyin. O zaman yükünüz gider.
Burada dikkat edilmesi gereken birşey vardır. O da herşeyi normal kabul edip tekamülden vazgeçme riskidir. Normal kabul etme arabayı gazdan çekme gibi bir etki yapabilir. Benim tavsiyem tabi ki normaldir ama ayağınızı gazdan kesmeyin. Güzellikleri, mükemmelliği keşfetmeye devam edin. Yol aldığınızı unutup frene bile basabilirsiniz. Durduktan sonra geri vitese takıp normal dediğiniz şeyleri tek gerçek de sanabilirsiniz. Bu diğer yoldur. Uzun yoldur. Normal olan şeyler dünyevi şeylerdir. İçinizde en gizli şeyleri bile keşfetme aşkı var. Bu yolda bu aşkla ilerleyin. İlerde birgün bir bakacaksınız diğer insanlar hala geçici şeylerin peşindeler, onlarla zaman dolduruyorlar. Sizin keşfettiğini güzellikleri ise hayal bile edemezler. Açıkçası siz bu keşif yolunda ilerledikçe ister istemez yanlızlaşacaksınız. Başlarda zor gelebilir. Arkadaşlarınız, insanlar sizi anlamayacak, sizin durumunuzu anladıklarını zannedip sizin hakkınızda yorum bile yapabileceklerdir. Onların sizi anlamaları için tabir yerindeuse bikaç fırın ekmek yemeleri gerekirken sanki onlar olması gereken gibi yaşayacak size belki de acıyacaklardır. Sizin ise onların da birgün onlara tarif bile edemeyeceğiniz şeylerin farkına vamalarını beklemekten başka yağacağınız çok az şey vardır. Bu yüzden mecburen 2 tane siz olacaktır. Biri keşif yolunda ilerleyen, diğeri insanların arasında yaşayan. :)
İnsanlar içlerinden gelenleri yapmıyor, yapamıyor. Baskı var. Bu baskı tüm insanlık olarak gelişimi de engelliyor. Neyse ki artık demokrasi, insan hakları, düşünce özgürlüğü gibi "insanların keşfettiği ;) " kavramlar gelişiyor. Keşfettiğimiz bu şeyler aslında hep içimizde biryerlerdeydi değil mi? Ama henüz ortaya çıkmamıştı. Şimdi ortaya çıktı ve bize görünür oldu. İşte gerek tüm insanlık alemi olarak gerekse birey olarak keşiflerimiz devam ediyor. Keşiflerimiz dediğim gibi bizde olan şeylerdi zaten ama görünür değildi. Yaşam bize bunları gösteriyor. Yaşamın amacı da tam olarak budur işte. İçimizdekini görünür hale getirmek. Allah'ın kendi kendini görmek istemesi. Anlatabiliyor muyum?
Hayatın amacı bu keşif/tekamüldür. Demokrasi, hoşgörü ne güzel şeyler değil mi? Karşındakinin düşüncelerine önem vermek, katılmasan da anlamaya çalışarak dinlemek. Tabi karşındaki de samimi olmalı görüşlerinde. Şu sıralar popüler olan, nerden beslendiği bilinen, "samimi olmayan" birkaç yazarımız gibi insanların görüşleri açık söylüyorum, "değersiz"dir, hatta zararlıdır. Çünkü onlar birer görüş değildir. Eğer samimi olunsa delillerle konuşulur değil mi? Der ki ben şuna şuna göre ermeni soykırımı olduğu sonucuna vardım. Biz de o zaman bakarız delillere eğer doğruysa kimse merak etmesin evet yapılmış deriz. Çünkü samimiyiz. Bu ayrı bir tartışma konusu ama anlatmak istediğimi anladınız umarım. :) Önemli olan samimi olmak. Samimi kişi neden öyle düşündüğünü açıklar, aksi gösterilince kabul eder, inat etmez. Samimi kişiler tekamülün ustalarıdır, mimarlarıdır.
Bir soru. Şimdi biz keşfediyoruz ya kendimizi ve dolayısıyla Allah'ı. Peki gelecek belli mi? Allah geleceği biliyor mu? Cevap gelecek net olarak belli değil, Hayır Allah da geleceği bilmiyor. Size Allah'ın herşeyi bildiği söyleniyor. İşte yine zor bir düşünce daha. Buyrun. :) Allah geleceği bilseydi o geleceğin yaşanmasının ne önemi olurdu? Bu soruyu din adamlarımız duymazdan gelir sürekli ve gaybı sadece Allah bilir diyerek geçiştirirler. Oysaki cevap basittir. Gelecek bilinmiyor. "Hayatın kutsallığı da burdan geliyor zaten." Önceden belli şeyler nasıl kutsal olabilir? En kuvvetlisinden en zayıfına kadar çeşitli olasılıklar var. Ama olasılık kesinlik değildir, çıkmama ihtimali vardır. Allah insanların geleceğini bilseydi dahası alınyazısı dedikleri yani insanların geleceğini de yazsaydı Allah, insanlar yaşamlarını bitirdikten sonra kendi yazdığı şeyleri yaşadıkları için kimisini cennete kimisini cehenneme atması fikri yine insaca bir hata. Allah'ı insan gibi düşünme hatası.
alper
|
|
Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
1/10/2006 - Sanat, Bir Sır, Huzur
Hiç düşündündünüz mü gökyüzünde bulutların aldığı muhteşem manzaranın veya mehtabın veya çiçeklerin ve tüm yaratılanın insanın ruhuna nasıl olurda bu kadar iyi hitap ettiğini.
Her biri birer sanat eseri değil mi? Ve bu sanat insan ruhundan çok iyi anlıyor. Bu sanatın içine aids'i de kuş gribini de koymamız gerekir. Bunları da biz yarattık ve yaratmaya devam ediyoruz. Hepsinin bir nedeni var. Örneğin aids'in cinsel yolla bulaşan ve insanları acı çekerek öldürmesi ve cinselliğin şuursuzca yaşandığı bu zamanlarda ortaya çıkması tesadüf mü? Ona bu görevi insanlar verdi. Aids de görevi ve mesajı bittiğinde hayatımızdan sonsuza dek çekilecektir.
Herhangi bir şekilde kendini ifade edenler yani çizerek, yazarak, şarkı söyleyerek, konuşarak meydana getirdiği şeyleri en iyi anlayanlardır değil mi? Mesela birisinin yaptığı bir resmi herkes sevmeyebilir. Ama herkes kendi yaptığı resmi sever ;)
Peki neden yaratılanlarda kendimize hitap eden bu kadar çok şey var?
Allah yaratır ve yarattıkları birbiriyle uyum içindedir. Allahın yarattığı şeylerdeki güzelliği görmek Allah'ın nefesi olan bizler için elbetteki doğaldır. Bir adım ötesi birer nefes olmaktan ziyade ruhundan olmak ve yaratılışa ortak olmaktır. Bunu bilinçli ve sanki bir komisyon üyesi olmak gibi düşünmeyin. Olayların dışına çıkarak veya içinde kalıp sürüklenirken de dahi yaratmaya ve keşfetmeye ortak olursunuz.
Siz dünyaya kendi isteği dışında getirilen ve bunca zorluğa mahkum edilen cenneten kovulmuş olanlar değilsiniz. Allah'ı böylesi keyfi ve gaddar göstermek içinizi acıtmalı. Hz. Adem'in günahını çekiyor değilsiniz. Hz. Adem bu keşif ve yaratmaya ilk gönüllü olandı, en cesur olandı. Dünyaya gelmek ve bunca zorluklara (nefs mücadelesi, yaşam şartları vb) maruz kalmak o kadar kolay birşey değildir. O yüzden herkes öncelikle dünyaya geldiği için büyük bir onuru ve alkışı hakediyor. :) Bu mücadeleye girenler yani hepiniz bu mücadeleden neler kazandığınızı görebiliyor musunuz? Başınıza bir olay geldiğinde gelmeden önceki ve sonraki siz arasındaki farkı görebiliyor musunuz? Her "geri dönülemez yeni size" geçişte nasıl sanatsal bir süreçten geçtiğinizi görebiliyor musunuz?
Dünyada bizden önce gelenler iyi niyetle de olsa bize korku miras bırakmışlar. Allah korkusu. Cehennem korkusu. Daha önce de çokça işledim. Bunların yerini Allah sevgisi ve güvenin almasının zamanıdır. Öldükten sonra bu mücadelemizi biz değerlendireceğiz. Gerekiyora kendimize yeni bir yol çizip tekrar geleceğiz. Yoksa kimsede taksimetre gibi günah ve sevap sayacı yok. Bu düşünce yeniden Allah'a ve insana saygısızlıktır. Cehennem vicdanınızla kendi faaliyetlerinizi incelemek olacaktır. Elbette üzdüğünüz kimselerin üzüntüsünü aynen yaşayacaksınız. Buna birde pişmanlığınızı ekleyeceksiniz. Bunların dışında yanmanız için hazırlanan ateşler omayacak. Belki üzdüğünüz kimselerle diğer tarafta oturup konuşacaksınız. Dünyada egomuzla, gururumuzla itiraf edemediğiniz şeyleri orada açıkça söyleyeceksiniz. Evet, bunları yapmak için ölmeniz gerekmiyor! Dünyada da yapabilirsiniz. Ama burada gerçekten yapıp yapmadığınızın sigortası olan şeyler var. Örneğin hatanızı itiraf ederken samimilik eşiği olan "Gurur" var. Gururu aşıp hatanızı itiraf edip özür dilemeniz gerekiyor. Bunu yaparkende akılla değil gerçekten hatanızı anlamanız gerekiyor. Yoksa özür diledik ya işte daha ne istiyosun şeklinde değil. :) Bu şekil bir tutum içine girerseniz içiniz sıkılır çünkü vicdanınız/kalbiniz size kendinizi kandırdığınızı söyler. Bence hemen vicdanınızı dinleyin ve hatanızı kabul edin. Neden böyle davrandığınızı düşünün. Bu hatanızın arkasındaki egoist, hırslı, vb sizi görün. Onu kabul edin. Sonra neden değişmeniz gerektiğini düşünün. Değişmeniz gerekmediğine de karar verebilirsiniz. Ama kararınızı alırken içinizi sıkan o çok geveze vicdanınızı mutlaka dinleyin. Çünkü dünya yaşamınızda arka plandaki klavuzunuz odur. Onu ölene kadar arka planda tutabilirsiniz ama dediğim gibi çok gevezedir ve sürekli kalbinizi ağrıtacaktır ve öldüğünüzde de bu sefer karşınıza geçip konuşacaktır. Hemen o hatırayı önünüze açacak ve soracaktır: Burda o haklıydı ama sen ona bağırdın, haksız duruma düşmekten korktun ve bağırarak hem onu hem beni susturmaya çalıştın. Evet o sustu ama biliyorsun ki ben hep konuştum. Çünkü konuşmamı isteyen de sendin susturmaya çalışan da!..
İnsanlar vicdanlarını yani klavuzlarını dinlerse hayatlarındaki tüm problemleri çözerler. Çünkü tüm problemler vicdanların dinlenmemesinden doğar. Gerek bireysel gerek toplumsal vicdan böyle çalışır. Şimdi tekrar düşünün, başınıza gelen hangi olay vicdanınızın hangi nasihatine uymadığınız için gelmiştir? Bu kimisi için zor kimisi için kolay sorudur. Kuran'da doğruya klavuzlanan kişilerden bahseder. Bu kişiler "şanslı" olanlarımız değildir. Onlar vicdanlarından gelen sesi duymamazlıktan gelmeyenlerdir. Daha önce de bahsetmiştim bu ses önce büyük olaylarda/kararlarda duyulur. Sonra siz o sese aşina oldukça günlük hayatta ve sizinle ilgisi olmayan olaylarda bile duyabilirsiniz. Evrenin yaratılış sırlarına kadar açıktır bu kapı ama giderek kısılan bir sesle. Siz o sese aşina oldukça zaten iyi insan, melek gibi insan vb olmuşsunuzdur. Sizin yapacağınız iyiliğin sınırı yoktur. İşte O ses sizin enbüyük yardımcınız ve yol arkadaşınızdır. O sesin kaynağı kimdir? Tam size göre, sizin anladığınız dilden, tam ihtiyacınız olduğu anda konuşmaktadır ve o sesi çok seversiniz. O ses size aittir ama sanki sizde olmayan bilgileri vermektedir değil mi? İşte bir sır daha. "İnsanlar, Allah'ın kendisini keşfindeki herbiri kendine özgü yolu olan özgür denemeleridir." Sonuçta Allah'a döndürüleceksiniz, ayeti de bu noktaya işaret etmektedir. Anlayana ne mutlu.
İşleyiş ise hem karmaşık hem apaçıktır. Allah'ın yarattığı ve görebildiğimiz, ölçebildiğimiz evrendeki "tutarlı" işleyiş. Neden sonuç ilişkisi aynen ruhani tekamüller işleyişinde de aynı şekilde vardır. Tekamülün işleyişi de kendi kendine, zamanı geldiğinde olanlarla vb bir sistem şeklindedir. Yani tekamülün bir aşamasında eğer bir kişi kendi hayatına dönüp bakacak olursa (ki bu kişi büyük ihtimalle biraz ileri aşamalarda olan birisidir çünkü diğerleri para, mal mülk, güç, sex vb peşinde kala kalmıştır) kendi hayatında yaşadığı şeylerin (aile bireyleri, karakterleri, arkadaşları, olaylar vb) varlık nedenlerini ve neye yardım ettiklerini çözebilir. Kendisini şuanki düzeyine getiren bazı olaylar hayatına giren başkaları için "kötü" olabilir. Ama bu kötü'lerde o kişilerin süreçlerinin birer parçasıdır. Dolayısıyla tam yeri tam zamanında olanlar yani herşey! rahatlıkla görülebilir. İlk başlarda çok açık olaylar görülür sonra günlük yaşamda dikkate bile almayacağınız olayların nasıl büyük bir halıdaki motifin ufak bir parçası olduğu sezilebilir. Çünkü bireysel iradenin yanında giderek artan sayıda elemanı olan toplumsal iradeler de vardır. Ve bunlar da sezilebilir. Yeter ki incelin...
Bunlar görüldükçe, yani sistemin mükemmel işleyişine "tanık" ve hemde "içinde" (çünkü hala yaşıyorsunuz) oldukça Allah korkusu yok olur ve onun yerini Allah "sevgisi" ve "güven" alır. Yani "huzur". Bu tanıklık (farkındalık da denilir) arttıkça Allah'ın sevgisiyle heryeri nasıl kuşattığını görürsünüz. Vaaz verip gönüllere korku saçanın aslında Allah'a güvenmediğini görürsünüz. Kendi eksikliğini ilan etmektedir ve aslında ben eksiğim doğrusunu bilen var mı? diye sormaktadır. Cevap yoksa doğruyum diye düşünmektedir. Bizim ona eksikliğini anlatmamıza gerek yoktur. Sorduğu an cevabı kendisine vicdanından/gönlünden gelmektedir fakat ısrarla reddetmektedir. İnsanlara cehennemdeki alevi müjdelerken işte bu güvensizlik içindedir. İçindeki huzursuzluğu cehennem ateşi sanmaktadır.
Allah'a güvenmeyi başına kötü bir olay gelmeyeceğinin garantisi saymak değildir benim söylediğim. Bu şekil bir güven insanın başına gelen/gelecek olaylardaki yardımı kabul etmek istememektir ki bu dünyaya gelirken giriştiğiniz mücadeleden geri dönmektir. Bu Olabilir. Dünyaya gelmeden önce nasıl zor durumlarda kalacağınızı hissettiniz ama onu yaşamak ayrı birşeydir. Dünyaya geldiğinizde o olayları yaşamaktan korkabilirsiniz. Ama dediğim gibi onları yaşamak için geldiniz ve Allah'a ve onun sistemine güvenmelisiniz. Yaşadığınız şeyleri kahretsin neden ben demek yerine hem kendiniz hemde o olaylardan şuan etkilenen, 50vb yıl sonra etkilenebilecekleri de düşünmelisiniz. Göreceksinizki her bir kişi için ona has mükemmel bir hayat tasarımı/dünya yerine milyarlarca kişi için herkese has 1 dünya yaratılmıştır. İşte mükemmel diye ben buna derim, İşte sanat diye ben buna derim !! :)
alper
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
13/8/2006 - Tarikat Hocası - Gerçek Eren
Sizi değersiz hissettireceklere izin vermeyin. Dilerseniz kendinizi, hayatı, herşeyi değersizleştirebilirsiniz tabi. Özgürsünüz. Ama özellikle günümüzde bazı tarikat, topluluk, cemaat vb. liderlerinin vaaz, söyleşi, konferans vb. larında buna sıkça rastlıyoruz. Sizi katı bir taassubun içine sürüklüyorlar. Ölecek ve sınava çekilecek birer mahluk yapıveriyorlar. Oysaki ölümünüze bile sizin karar verdiğinizi bilmiyorlar. Evet ne zaman bu dünyadan ayrılmak isterseniz o zaman ayrılırsınız. Bunu bilinçli bir şekilde yapamasanızda eğer kalbinizi samimi bir şekilde dinleyecek olursanız sadece ölümünüzü değil başınıza gelecek herşeyi yine sizin çektiğinizi görürsünüz. Allah'ın çok bağışlayan sıfatını nedense sürekli unutma eğiliminde oluyorlar. Belki Allah tarafından cezalandırılma korkusuyla yanıbaşlarında otururken iradenizi onlara daha kolay teslim ettiğinizdendir. Gerçek bilge/ermiş kişi ise size baktığında tekamül için nelere katlanmayı göze alıp dünyaya doğmuş kişiyi görür. Ve size olan merhametinden gözleri yaşarabilir. O, karşısında Allah'ın halifesini görür. Evet insan Allah'ın yeryüzündeki halifesidir. Nuru ve cismidir. Gerçek erenler insanda kusur görmez ki sınava tabi tutulup cehenneme tıkılısınlar. Bir bebek yürümeye başlamadan önce çokça düşer değil mi? Eğer insan da doğruya ulaşmak, tekamül etmek için çokça hata/kötülük vb yaparsa ona kızılabilir mi? Aksine her hata,acı,keder,dert vb bir öğrenme fırsatı olduğundan o kişinin bu öğrenme/tekamül yoluna sadece sevgi duyar, merhamet duygularını yönlendirir. Tarikat hocasının gücü iradesini ona teslim etmiş müritlerinden gelir. Hoca müritlerini oltaya takılmış balık olarak görür. Oltaya takılmış balığa yem vermeye gerek yoktur. Gerçek erenler ise ondan nasihat alanların ihtiyacı olan bilgiyi "dolaysız, anlaşılır ve tam olarak" verir, vermeye çalışır. Yani Fetullah Gülen'in yapmadığı gibi. Gerçek erenin kendine bağlı, aklını ve gönlünü işletmeyen ona bağımlı ruhlara ihtiyacı yoktur. Onların mükafatı o kişilerin aydınlanışlarını, ışıl ışıl parlamalarını izlemektir. Tarikat hocası süslü arapça lafları, devrik cümleleri, içinde tedirginlik, korku ögesi olan konuşmaları sever. Gerçek eren ise kişinin üzerindeki tüm yükleri alıverir. Çünkü gerçekte bu yükler (korkular, zorlamalar, çelişkiler) yokturlar. Allah'ın yarattıklarında kusur olmaz. Şuan Allah'ın yarattığı kusursuz bizler kusursuz dünyada yaşıyoruz ve yaptığımız hiçbirşeyde de kusur olamaz. Buna puta tapmak, şirk koşmak, öldürmek, hırsızlık vb herşey dahildir. Biraz açmam gerekecek zira bu güne kadar büyük günah olarak öğrenmiştiniz çoğunu. Öncelikle biraz önce saydıklarımı düzeyi ilerlemiş kişilerin yapması olanaksızdır. Yapmamalarının sebebi düzeylerinde gizlidir. Geldikleri düzey sonsuz bilgi ve sevgi kaynağına doğrudan bağlanmaya olanak tanır. Bu bağlantıyı koparmadığı sürece, ki bu bağlantı dünyanın en lezzetli şeyidir o yüzden bir kere tadını alan bir daha koparmaz, o şeyleri yapmak kalbinin ucundan dahi geçmez. Belki zihniyle sanal olarak simülasyonunu yapabilir. Ama yapmayacağı kesindir. Düzeyi düşük olanlar ise pekala bunları yapabilir. Ama bunları yapmış olmaları cehennem ateşini gerektirmez ve kötü değildir. Biz şuan çoğunluğun düşük düzeyine muhatap olduğumuz için davranışların bazılarını kötü diye sınıflayıp cezalandırarak diğer insanları korumaya çalışıyoruz. Bu da hata değildir. Unutmayın hata, kusur yoktur. O kişilerin bu davranışları yapması öyle gerektiği içindir. Örneğin hırsızlık yaparak geçinen birisi hayatının bir döneminde vicdanını işletme durumunda kalıp yeni şeyler keşfedebilir. Aynı zamanda malını çaldığı kişilere de yardım etmiştir. Yeterince derin düşünemediğiniz için hala bu davranışları kötü diye kestirip atabilirsiniz. Ama kötü değildir. Sürecin/deneyimin aynı akan suyun kendi yolunu bulması gibi, mükemmel bir parçasıdır. Dikkat edin hepsi tekamüle hizmet etmektedir. Tarikat hocası dünyevidir. Müritlerine her ne kadar cennette akan ırmakları, ela gözlü hurileri, ona hizmet eden gençleri vaad etsede bu dünyada da vaad ettiği şeyler vardır. Dikkat edin cennet diye vaad edilenler de dünyevidir. Siyasidir, politiktir, takiyye yapmakta sakınca görmez, mal mülk biriktirme yarışı içindedir. Gerçek eren Yunus Emre gibi "Cennet cennet dedikleri birkaç melekle birkaç huri, Dileyene ver onları bana seni gerek seni" der. Sonsuz sevgiye karışacaklarını müjdeler. Zamanında kadılara, şimdi devleti ele geçirmiş yobazlara karşı gelmekten çekinmez. Dar ağacı önlerine serilirse ipi öper kendi boynuna kendi geçirirler. Tarikat hocası aklidir. Söylediği, yazdığı herşey akıl yoluyla bulunmuş, icad edilmiş, iliştirilmiştir. Oysaki akıl Mevlana'nın dediği gibi sizi sırça sarayın kapısına kadar getirebilir, sizi içeri alacak olan aşktır. Akıl dünyevidir. Akıl ile Allah'ı idrak etmek hislerinizi düşünmeye benzer. Aşk'ı düşünmeye benzer. Akılla devam ederserniz sırça sarayın kapısında kalakalırsınız. Yapay zekaya sahip akıllı robot filmlerindeki gibi. Düşünebilirsiniz ama sizi insan yapan hislerinizdir. Gerçek erenin söyledikleri kalbinden ışır ve direk sizin kalbinize dolar. Onu akılla anlamaya çalışabilirsiniz ama bu sizin canınızı acıtacaktır. Bu havayı yemeye çalışmak gibidir. Havayı yemeye çalışmayın, sadece derin derin nefes alın. Aldığınız, alacağınız nefesin kaynağı herşeyde olduğunu gibi yineAllah olacaktır. Derin derin ve dilediğiniz kadar nefes alın. Gerçek eren kalbidir. Mevlana gibi çanak yapan ustanın çıkardığı sesle, rüzgarla, çocuk sesleriyle meşk olur ve semah döner. Tarikat hocası çözüm üretemez. Sorun, çelişki, yıkım, korku üretir. Çünkü kusursuz olmayan bir dünyada yaşadığını zanneder. Sürekli savaşacak düşmanları, onu yolundan saptırmaya çalışan şeytanlar, dinsizler, ve kavram olarak uydurdukları müşrik,kafir gibi zavallılar vardır. Kendisini bir türlü mükemmellik denizine bırakamaz. Hep karada kalır. Bunun sıkıntısıyla bağırışır, çırpınır durur. Gerçek eren çözüm, huzur üretir. Çözümleri hazmedemiyor olabilirsiniz, hazır olmayabilirsiniz. Ama en azından tarafsız, egonuzdan kurtulmuş olarak bakabilirseniz bu çözümleri doğrular aksini iddia etmezsiniz. Nitekim tarikat hocalarının değil gerçek erenlerin sözleri, deyişleri günümüze ulaşabilmiş ve hala ışık tutmaktadır. Çünkü o ışık zamana bağlı değildir. O ışık/hikmet o sözlerde vardır, bunu bilir, hissederiz; belki sadece günümüz diliyle tekrar farklı bir şekilde ifade etmek gerekecektir. Tarikat hocası çelişkilidir. Çelişki sadece masumiyetle yok olur. Allah, sonsuz bilgi katından gelecek çelişki içermeyen bilgi masum bir amaçla kullanılmayacaksa kilitlenir. Tarikat hocası müritlerini kaybetmeyi göze alamayacağı için asla masum olamaz. Eğer akıllı birisiyse çok konuşmaz ki çelişkileri artmasın. Eğer müritleri doğruyu bulmakta ısrarlı iseler olabildiğince zor sorular sormalıdır. Hoca konuştukça doğruya klavuzlanmış bu kişiler kesinlikle cemaatten kopacaktır. Gerçek eren ise kaynağı Allah olan sözlerinin sarfettikçe bırakın ısralı mürit olmayı sıradan kişinin içinde dahi büyük bir alev yakacak ve birşeyleri uyandıracaktır. Tarikat hocası haklı çıkmak için gerekirse kutsal değerleri bilerek yanlış/kendi lehine yorumlayacaktır. Gerçek eren ise bir kalp kırmamak için gerekirse alıp başını gidecektir. Tarikat hocasının müritleri, gerçek erenlerin dostları vardır. Müritler ne için hocaya bağlı olduklarını bilemeyecek kadar uyuşmuşken, dostlar en derin sevgi bağlarıyla ulu, dip diri bir çınar yeşertirler. Hoca diliyle aksini söylese de kalbiyle daha değerli olduğunu düşünür, eren karşısında Allah'ın nefesini gördüğü için böyle bir kıyası aklına bile getirmez. Tarikat hocası bağlantılarını aşamamıştır. Gerçek eren evrensel ve ilahidir. Hoca cinsiyeti, dili, dini, ırkı vb bağlarını muhafaza eder. Gerçek eren için kadın erkek, 72 millet birdir. Tarikat hocasının insanlar istedikçe bu dünyanın hırsı, egoyu tatmin edecek herşeyinin galibi ve sahibidir. Gerçek eren galip ve sahip olmayı zaten istememektedir. Onların sahip oldukları bunların zaten çok ötesindedir. Gerçek eren olmanız dileğiyle...
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
"Söylesem tesiri yok, Sussam gönül razı değil..." FUZULİ
Websitem AktifUS.com'da da yayınlanan Varoluşsal Aykırı Gerçekler ve beğeneceğinizi umduğum bazı Şiirlerim.
Hoşgeldiniz...
aktifus@gmail.com alperdesign@hotmail.com
Kategoriler
Arkadaşlarım
• ahmetdursun374 • butterfly • geda • sophia • yesilim • eroman • yagmurtuana • aytacalisahin • memleketininyabancisi • sevdalim1935 • seivorsichtig
|